Even though many years have passed, some memories are never forgotten. In Bartın, where I spent my childhood, there were wooden planks tied together with thick ropes in a corner on a large plot of land in front of our house. Uncle Metin, who owned a carpentry shop, lived near our house. His shop was located on the ground floor of a two-story building at the end of our garden. Every morning, on my way to school, I could smell the scent of freshly cut wood. Now, that two-story building stands abandoned. The building, resembling a mixture of concrete plaster and wooden planks, defies time, refusing to collapse.
Aradan uzun yıllar geçmiş olsa da insan bazı anılarını asla unutamıyor. Çocukluğumu yaşadığım Bartın'da evimizin önünde geniş bir toprağın üstünde birbirine kalın urganla bağlanmış köşede duran ahşap tahtalar bulunurdu. Marangoz dükkanı olan Metin Amca evimize yakın bir yerde otururdu. Kendisine ait olan dükkanı da bahçemizin sonunda iki katlı binanın giriş katında yer alırdı. Her sabah evden okula giderken taze kesilmiş ahşabın kokularını hissederdim. Şimdi ise o iki katlı bina terk edilmiş bir konumda duruyor. Ahşap tahtalarda beton sıvalarının karımış halini andıran bina yıkılmamak için zamana meydan okuyor.
For me, one of those smells was the lingering scent of sawdust from the carpentry workshop where I worked in the Orduyeri neighborhood of Bartın. Today, whenever I pass by a pine tree or smell the scent of freshly cut wood, my thoughts take me back to years ago. In those years, the Orduyeri neighborhood had narrow streets and intricately carved stone paths leading uphill.
Benim için o kokulardan biri Bartın'ın Orduyeri Mahallesinde çalıştığım marangoz atölyesinden kalan talaş kokularıydı. Bugün ne zaman bir çam ağacının yanından geçsem ya da yeni kesilmiş bir tahtanın kokusunu duysam, düşüncelerim beni yıllar öncesine götürüyor. O yıllarda Orduyeri mahallesinin dar sokakları ve yokuş yukarı çıkan işlemeleri taş yolları vardı.
For me, summer holidays were always about learning rather than resting and relaxing. As soon as school ended, I would start working in the workshop of Uncle Metin, a very good friend of my father's. Uncle Metin never told me his exact age. His beard had turned white, and his face was lined with years of hard work. He would get very angry if people called him old. He was a hardworking man with endless energy, never leaving his work unfinished. Every time I looked at him, I saw his working hands. When those hands touched a piece of wood, they knew exactly what to do with it and how to use it. They knew all the pieces of wood. Sometimes, a master's knowledge is far greater than what is written in books.
Yaz tatilleri benim için dinlenmekten ve tatil yapmaktan ziyade hep öğrenmekle geçmişti. Okullar kapanır kapanmaz babamın çok iyi arkadaşı olan Metin Amca'nın atölyesinde çalışmaya başlardım. Metin Amca yaşını tam olarak söylemezdi. Sakalları beyaza dönmüş, yüzü yılların emeğiyle çizgilenmişti. Kendisine yaşlı denilmesine çok sinirlenirdi. Enerji hiç bitmeyen, işini yarım bırakmayan çalışkan biriydi. Ona her baktığımda çalışan elleri vardı. O eller bir tahtaya dokunduğunda ondan ne yapacağını ve nasıl kullanacağını çok iyi bilirdi. Tahtaların hepsi bilirdi. Bazen bir ustanın elindeki bilgiler kitapta yazılanlardan fazlasıdır.
I would go to the workshop after having breakfast with my family at home. Uncle Metin would try to teach me the trade, so he didn't have strict rules. He was also my father's best friend. When I started working with him, I thought carpentry was just about making tables and chairs. As time went on, I learned that hundreds of different items could be made from wood. Different materials would arrive at the workshop every day. These included pine boards, particleboard, MDF panels, and thick logs. Each one had its own character.
Atölyeye evden ailemle kahvaltı yaptıktan sonra giderdim. Metin Amca bana işi öğretmeye çalışırdı. O yüzden katı kuralları yoktu. Babamın da en iyi arkadaşıydı. Onun yanında çalışmaya başladığım da marangozluğu sadece masa ve sandalye yapmak olduğunu sanıyordum. Zaman ilerledikçe ahşaptan yüzlerce malzeme çıkarılacağını öğrendim. Atölyeye her gün farklı malzemeler gelirdi. Bunların arasında çam tahtaları, suntalar, MDF levhalar ve kalın tomruklar olurdu. Her birinin kendisine ait karakteri vardı.
The most important rule I learned in those years was that wood shouldn't be rushed. Just as we all have character, so do trees. If you cut it wrong, you can't use it. If you dry it wrong, it cracks. If you use it wrong, it warps and becomes useless. But if you use it correctly, you can make it last for years. Perhaps that's why carpentry didn't just seem like a profession to me. This pace of work felt like a life lesson.
O yıllarda öğrendiğim en önemli kural, ahşap aceleye gelmezdi. Nasıl ki hepimizin bir karakteri varsa, ağaçların da bir karakteri vardı. Yanlış kesersen kullanamazsın. Yanlış kurutursan çatlar. Yanlış kullanırsan eğilir ve işe yaramaz hale gelir. Eğer doğru kullanırsan yıllarca yaşatırsın. Belki de bu yüzden marangozluk bana sadece bir meslek gibi gelmedi. Bu çalışma temposu bana hayat dersi gibi gelirdi.
The workshop was never quiet, with only a break for lunch. Uncle Metin and I would relax for an hour in the grassy garden near the shop. We had colorful and stylish tables and chairs made with our own materials. After lunch, we would enjoy a cup of tea while admiring the peaceful scenery.
Atölyede makinaların sesi hiç susmazdı. Sadece öğle arası yemek arasında mola verilirdi. Metin Amca ile dükkana yakın olan çimenlik bahçede bir saat dinlenirdik. Kendi malzemelerimizle renkli ve fiyakalı masa ve sandalyelerimiz vardı. Yemekten sonra bir bardak çayla doğanın o huzur veren manzarasını izlerdik.
As evening approached, the sounds of saws, sanders, and hammers gradually faded away. The wood chips flying through the air slowly disappeared. Our clothes were always covered in wood chips. But for some reason, I never complained. Because I was learning. I was curious. I was discovering something new every day.
Akşam saati yaklaştığında, testere sesleri, zımpara makineleri, çekiş darbeleri sesleri tek tek kesilirdi. Havada uçuşan talaşlar yavaş yavaş kaybolurdu. Kıyafetlerimiz hep talaşla kaplanırdı. Ama nedense bundan hiç şikayet etmezdim. Çünkü öğreniyordum. Merak ediyordum. Her gün yeni bir şey keşfediyordum.
I didn't work on weekends. Sometimes I'd play soccer with my friend from the neighborhood. Other times, I'd go for walks alone in the wooded area near our house. In those years, Bartın wasn't a very crowded city. Now, houses and roads have been built in the wooded areas where I used to walk. The quiet and simple sight of the forest gave me peace. As I walked, I could hear the birds singing and the rustling of bushes under my feet. In the evenings, when I returned home, I could hear children playing in the neighborhood streets. Neighbors would chat from their windows. Fruit trees would spill out onto the roads from the gardens of the houses. The wooden balconies of the old houses withstood the test of time.
Hafta sonları çalışmazdım. Mahallede ki arkadaşımla bazen zamanlar futbol maçı yapardık. Bazı zamanlarda da tek başıma evimize yakın ormanlık alanda yürüyüşe çıkardım. O yıllarda Bartın çok kalabalık bir şehir değildi. Şu an yürüdüğüm ormanlık alanlara evler ve yollar yapılmış. Ormanın sessiz ve sade görüntüsü bana huzur verirdi. Yürürken, kuş seslerini ve adım atarken ayağımın altına denk gelen çalıların seslerini duyardım. Akşam eve dönerken de mahalle aralarında çocuk sesleri duyulurdu. Pencereden sohbet eden komşular olurdu. Evlerin bahçelerinde meyve ağaçları yollara savrulurdu. Eski evlerin ahşap balkonları zamana direnirdi.
Looking back today, I understand better now how valuable those days were. Technology has now permeated every aspect of our lives. People can reach each other faster. But it seems this accessibility is distancing us from one another. The sounds of children's voices echoing through neighborhoods have been replaced by text messages and notifications on phones. The hard work and knowledge that masters like Metin contributed in those years have been replaced by the programs we see on screens and the internet pages we access instantly.
Bugün dönüp geçmişe baktığımda o günlerin ne kadar değerli olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Şu anda teknoloji hayatımızın her alanına girmiş durumda. İnsanlar birbirine daha hızlı ulaşıyor. Ama sanki bu ulaşma bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Eskiden mahalle aralarında yankılanan çocuk seslerinin yerini telefondaki mesajlar ve bildirimler aldı. Metin Ustalarının o yıllara verdiği emeklerin ve bilgilerinin yerini ise, ekranlarda gördüğümüz programlar ve anında ulaştığımız internet sayfaları aldı.
Perhaps the reason we long for the past isn't because of what we had back then, but because of how we felt. The years gone by remind us not only of our memories, but also of who we were. Whenever I go for a long walk in nature or in the forest, and I see an abandoned wooden house, I'm transported back to those childhood memories.
Belki de eskiyi özlememizin nedeni o günlerde sahip olduklarımız değil, hissettiklerimizdir. Geride kalan yıllar bize hatıraların yanında kim olduğumuzu da hatırlatıyor. Ben her zaman doğanın veya ormanın içinde uzun bir yürüyüşe çıksam, terk edilmiş bir ahşap ev görsem, o çocukluk anılarıma geri dönüyorum.