A few days ago, I went to Vadistanbul to visit some friends. It is also a place I know from my old work days, so walking there always feels a little familiar to me. This time I arrived much earlier than I needed to. My brother was going out in the morning and dropped me off on his way. I was going to meet another group of friends for lunch at 12, but before that I also had plans to see an old friend. So I suddenly had a nice free morning in front of me.
Geçenlerde arkadaşlarımı ziyaret etmek için Vadistanbul’a gittim. Burası aynı zamanda eski iş günlerimden de bildiğim bir yer olduğu için orada yürümek bana her zaman biraz tanıdık geliyor. Bu kez gitmem gereken saatten çok daha erken vardım. Kardeşim sabah dışarı çıkarken beni de yol üzerinde bıraktı. Saat 12’de başka bir arkadaş grubuyla öğle yemeğinde buluşacaktım ama öncesinde eski bir arkadaşımla da görüşecektim. Böylece önümde güzel ve boş bir sabah zamanı oluştu.
It was actually one of the nicest parts of the day. The weather was cool in the morning and Vadistanbul was still very quiet. Later in the day this area becomes busy, but in the early hours there were very few people around. I started walking slowly and taking photos. The blue sky, tall glass buildings and green areas looked especially beautiful in the morning light.
Aslında günün en güzel bölümlerinden biri bu oldu. Sabah hava oldukça serindi ve Vadistanbul hâlâ çok sakindi. Günün ilerleyen saatlerinde burası oldukça hareketli oluyor ama erken saatlerde etrafta çok az insan vardı. Ben de yavaş yavaş yürümeye ve fotoğraf çekmeye başladım. Mavi gökyüzü, yüksek cam binalar ve yeşil alanlar sabah ışığında özellikle güzel görünüyordu.
Vadistanbul is not a historical part of Istanbul. It is a modern area with offices, residences, restaurants, cafés and a large shopping center. But I think it has its own style. There are small walking paths between the buildings, landscaped gardens, flowers and many different places to sit. I especially like the mix of very modern buildings and green spaces.
Vadistanbul, İstanbul’un tarihi bölgelerinden biri değil. Daha sonradan yapılmış, ofislerin, rezidansların, restoranların, kafelerin ve büyük bir alışveriş merkezinin bulunduğu modern bir alan. Ama bence kendine ait bir tarzı var. Binaların arasında küçük yürüyüş yolları, düzenlenmiş bahçeler, çiçekler ve oturabileceğiniz birçok farklı alan bulunuyor. Özellikle çok modern binalarla yeşil alanların bir arada olmasını seviyorum.
Because I had time, I walked into some of the small streets between the cafés. Most places had not opened yet. Staff were preparing tables, cleaning the floors and getting ready for the day. It was interesting to see an area that is normally full of people while it was still waking up.
Vaktim olduğu için kafelerin arasındaki küçük sokaklarda dolaştım. Mekânların çoğu henüz açılmamıştı. Çalışanlar masaları hazırlıyor, yerleri temizliyor ve güne hazırlanıyordu. Normalde insanlarla dolu olan bir bölgeyi henüz uyanırken görmek oldukça farklıydı.
At one point I went to the Vakko café. I thought it was already open because people were inside and cleaning. I sat down for a little while, but then I learned that there were still about forty minutes until opening time. I laughed at myself and continued walking. Apparently, I was really early that day.
Bir ara Vakko’nun kafesine gittim. İçeride insanlar olduğu ve temizlik yapıldığı için açıldığını sandım. Biraz oturdum ama sonra açılmasına yaklaşık kırk dakika daha olduğunu öğrendim. Kendi kendime gülüp tekrar yürümeye başladım. Gerçekten o gün fazlasıyla erken gitmişim.
I kept asking myself, “Where can I sit now?” Finally, I found Coffeef. Their drink service had already started, so I chose a table outside and ordered a Turkish coffee. It was exactly what I needed. A quiet place, cool morning air and some time alone.
“Şimdi nerede oturabilirim?” diye düşünerek dolaşmaya devam ettim. Sonunda Coffeef’i buldum. İçecek servisi başlamıştı. Ben de dışarıdaki masalardan birine oturdum ve güzel bir Türk kahvesi söyledim. Tam ihtiyacım olan şeydi. Sakin bir yer, serin sabah havası ve biraz yalnız kalabileceğim zaman.
Unfortunately, I do not have a photo of my coffee. I had given my phone to charge at that moment, so for once I had to enjoy my Turkish coffee without photographing it. Maybe that is not such a bad thing. Sometimes we can simply enjoy the moment without trying to save every second on our phones.
Ne yazık ki kahvemin fotoğrafı yok. O sırada telefonumu şarja vermiştim. Bu yüzden belki de uzun zamandır ilk kez Türk kahvemi fotoğrafını çekmeden içmek zorunda kaldım. Aslında bu o kadar da kötü bir şey değil. Bazen her anı telefonumuza kaydetmeye çalışmadan sadece o anın keyfini çıkarmak da güzel.
I stayed there alone for almost an hour while waiting for my friend. I listened to some English content and a few other things that I had saved earlier. I normally think of waiting as wasted time, but that morning it did not feel like waiting at all. I was sitting comfortably, listening to things I enjoyed and watching the area slowly become busier.
Arkadaşımı beklerken yaklaşık bir saat tek başıma orada oturdum. Biraz İngilizce içerik ve daha önce kaydettiğim farklı şeyler dinledim. Normalde beklemeyi bazen boşa geçen zaman gibi düşünebiliriz ama o sabah bana hiç öyle gelmedi. Rahatça oturuyordum, sevdiğim şeyleri dinliyordum ve etrafın yavaş yavaş hareketlenmesini izliyordum.
Then my friend arrived. We decided to move to Espressolab and continue our conversation there. I ordered a hot latte. My friend ordered an iced latte because she thought the weather was already very hot. She also took two cups full of ice and drank very cold water.
Sonra arkadaşım geldi. Espressolab’e geçip sohbetimize orada devam etmeye karar verdik. Ben sıcak latte aldım. Arkadaşım ise havanın artık çok sıcak olduğunu düşündüğü için soğuk latte aldı. Bir de iki bardak dolusu buz alıp buz gibi su içti.
I was watching her and almost feeling cold for her. I was still comfortable with my hot latte. She was drinking iced coffee and ice water as if it were the hottest day of the year. It was funny because we were sitting at the same table but experiencing completely different temperatures.
Onu izlerken resmen onun yerine üşüdüm. Ben hâlâ sıcak lattemle gayet mutluydum. O ise yılın en sıcak günüymüş gibi buzlu kahve ve buz gibi su içiyordu. Aynı masada oturup havayı tamamen farklı hissetmemiz oldukça komikti.
We stayed there for about an hour or maybe a little longer. We had not seen each other properly for some time, so we had many things to talk about. Of course, because both of us like business and new ideas, our conversation quickly became a small business meeting too.
Orada yaklaşık bir saat, belki biraz daha fazla oturduk. Uzun zamandır düzgün bir şekilde görüşemediğimiz için konuşacak çok şeyimiz vardı. Tabii ikimiz de iş yapmayı ve yeni fikirleri sevdiğimiz için sohbetimiz kısa sürede küçük bir iş toplantısına da dönüştü.
We created new companies in our minds, made big plans and probably closed some of those imaginary companies before even leaving the café. We talked about ideas, opportunities and things we would like to do in the future. I really enjoy conversations like this. Sometimes an idea sounds impossible at first, but after talking about it for a while, you suddenly start thinking, “Why not?”
Kafamızda yeni şirketler kurduk, büyük planlar yaptık ve muhtemelen kafeden çıkmadan o hayali şirketlerden birkaçını da batırdık. Yeni fikirler, fırsatlar ve gelecekte yapmak istediğimiz şeyler üzerine konuştuk. Böyle sohbetleri gerçekten seviyorum. Bazen bir fikir ilk duyduğunuzda imkânsız geliyor ama biraz konuştuktan sonra bir anda “Neden olmasın?” diye düşünmeye başlıyorsunuz.
We are both people who want to create something good, so who knows what may come from these conversations one day. Maybe nothing. Maybe something very nice. For now, even talking, sharing ideas and encouraging each other feels valuable.
İkimiz de güzel işler ortaya çıkarmak isteyen insanlarız. Bu yüzden bu sohbetlerden bir gün ne çıkacağını kim bilir? Belki hiçbir şey. Belki çok güzel bir şey. Şimdilik sadece konuşmak, fikir paylaşmak ve birbirimizi cesaretlendirmek bile bana değerli geliyor.
When we finally left the café, it was almost noon. We walked towards my friend’s office and rested there for a short time. Then it was time to meet the second group of friends for lunch. That part of the day deserves another post because there were more conversations, food and photos.
Sonunda kafeden çıktığımızda saat neredeyse 12 olmuştu. Arkadaşımın ofisine doğru yürüdük ve orada biraz dinlendik. Sonra ikinci arkadaş grubumla öğle yemeğinde buluşma zamanı geldi. Günün o kısmı ise bence ayrı bir yazıyı hak ediyor çünkü orada da bol bol sohbet, yemek ve fotoğraf vardı.
Looking back at these photos, I realized that the quiet morning was probably my favorite part. Empty cafés, clean streets, green gardens between tall buildings and a city slowly starting its day. There was nothing extraordinary, but maybe that is exactly why I enjoyed it.
Şimdi fotoğraflara tekrar baktığımda günün en sevdiğim bölümünün sanırım o sakin sabah olduğunu fark ediyorum. Boş kafeler, sakin sokaklar, yüksek binaların arasındaki yeşil bahçeler ve güne yavaş yavaş başlayan bir şehir. Çok olağanüstü bir şey yoktu ama belki de tam olarak bu yüzden hoşuma gitti.
Sometimes a good day does not need a big plan. A walk, a Turkish coffee, some time alone, a friend, two very different lattes and a few new dreams can be more than enough.
Bazen güzel bir gün için büyük bir plana ihtiyaç yok. Bir yürüyüş, bir Türk kahvesi, biraz yalnız kalmak, bir arkadaş, birbirinden tamamen farklı iki latte ve birkaç yeni hayal fazlasıyla yeterli olabiliyor. 😊