Soluk soluğa eski düşlerin kırıklığıyla merdivenlerden çıkarken anahtarı her zamanki gibi yine düşürdüğümü farkettim. Kapımın kilidi tutmadığı için bu benim için dert değildi tabi ki. Zaten her gün aynı yolu yürüyordum her düşürdüğümde geri buluyordum. Akşamı saat sekizde Kocatepe Meyhanesi’nde açmıştım her zamanki gibi. Beni en iyi anlayanlardan biri olan çok değerli ablam sevgili Müzeyyen Senar’la başlıyordum sırtlanmaya efkarımı. Tabi Müzeyyen Abla’mız da başlı başına bir alkol etkisi yarattığı için bir saatten fazlası kör ediyordu adamı. Bir paket sigarayı bitirip yeni paketin açılışını Orhan Gencebay’la yaptık. “Batsın ulan bu dünya!” diyerek dünyanın en masum isyanını gerçekleştirmiş bulundum. Saatler ilerledi. Sütümle ağır ağır ilerliyordum gecenin karanlığına doğru. Saat on bir sularında İbrahim Ağabey ile bir uzun hava çektik. Çektik de bende ciğer kalmadı. Hayret ettim her zamanki gibi bu adamın doğuştan yanıklığına. Yeter dedim bu günlük. Tam masadan kalkmaya yeltendiğimde Müslüm Baba “Daha erken be evladım.” Der gibi “Zamanın eli değdi bize.” Diyerekten yine kendimi masaya odaklanmış bir vaziyette buldum. Zaman yine geri dönmemek adına akıyor. İşte yalnızların da yalnızlarının en yalnızına barınma imkanı sunan kömürlük tarzı harabeye gelmiştim. Açtım radyoyu, uyumaya yeltendim. Evet. Azer Baba söylüyor, ben titriyordum. Öylece uykuya dalmıştım. Ertesi günden söz etmemi istiyorsanız, anlattıklarımı başa sarmanız yeterli olacaktır.