Senaristliğini ve yönetmenliğini Frank Darabont’ın yaptığı, el konulan özgürlüğe karşılık bir bedelin ödenmesidir. Film piyasaya çıktığında zarar eder. Beyazperdeden kalktıktan sonra kar elde etmeye başlar. Kitaplardan filmlere uyarlanan birçok yapıt bazen çok kötü sonuçlar verebiliyor. Bazı kitaplar kitap olarak kalmalı, filme uyarlanmamalı. Yönetmen açısından oldukça sorunlu/sıkıntılı olmaktadır. Bazı kitaplar da filme uyarlanınca film kitabın önüne geçer. Bu defa yazar açısından bir sıkıntı oluşmaktadır. O nedenden ötürü eserler(roman veya hikâye) uyarlanınca çok dikkatli olunmalıdır, hem yönetmen hem de eser sahibi yazar. Bir Stephan King uyarlaması, mükemmel düzeyde bir uyarlama. Baş aktörümüz Andy Dufresne genç, sevimli, sevgi dolu kendi halinde biridir. Karısını ve sevgilisini öldürme suçundan yargılanmaya başlanır. Mahkeme onu suçlu bulur ve hapishaneye gönderilir. Hapishanede tecavüzler, kavgalar, yaralamalar, öldürmeler başını alıp gidiyor. Bütün bu kargaşa ve karmaşa içinde Andy hayata umutlu bakıyor. Bu hali etrafındakilere farlı olduğunu hissettiriyor. Etrafındakilerin de buna bağlı olarak ona bakış açıları değişiyor. İşte bu değişim ona yeni kapılar açacaktır. En iyi arkadaşı olan Red, böyle bir durumda onunla dostluk kurar. Aslında Red bu dostlukla hayatını da kurtarıyor. Bunu ilerleyen safhalarda görüyoruz. Umutsuzluğun umutla depreşini görüyoruz. İnsanların hayatının nasıl birkaç şeye bağlı olduklarını. Benim en dikkatimi çeken şey ise: İnsanları yaşlanana kadar tutmaları ve yaşlı çaresiz hale geldiklerinde serbest bırakmaları. Bütün hayatını hapishaneye adapte olmakla geçiren kişiler birdenbire bir boşluğa bırakılıyor. Bu da onları ölüme gönderiyor. Nasıl hapishaneye giriş bir kişiliğin ölümü başka bir kişiliğin doğumu ile başlıyorsa. Hapishaneden sonra yaşlı bir şekilde serbest bırakmaları da bir kişiliğin ölümü ile sonuçlanıyor, başka bir kişiliğin doğmasına da imkân yoktur artık. Zaman geçmiştir, bitmiştir. Bu da onları bilerek ölüme göndermeleri anlamına geliyor.