Gerçek aşk bir yanılsama değil de nedir? Sevdiğimizi gerçekten olduğu gibi görebilseydik yeryüzünde aşk diye bir şey var olmazdı.
Gençliğinin ilk yıllarında yaya dolaşan ve bulabildikleriyle geçinen bir serseri gibi yaşadığı dönemler olmuştur. Bu dönemlerin birinde birlikte dolaştığı bir arkadaşı bir sara nöbeti geçirmiştir. Rousseau bu sırada toplanan kalabalıktan yararlanıp arkadaşını orada öyle bırakıp kaçmıştır.
Rousseau'nun aşk hayatı da oldukça sansasyoneldir. Biyografisi olan İtiraflar adlı eserinde hayatı boyunca üst sınıf kadınlarla yaşadığı ilişkilerini anlatmıştır. Öyle ki soylu bir hanımefendi olan Warens, Rousseau’yu evine kabul etmiş ve kahyayı da aralarına alıp üçlü bir ilişki yaşamışlardır. Dokuz on yıl boyunca süren bu ilişki üçgeninde Rousseau Warens’e “ana” diye hitap etmiştir. Kahya öldüğünde ise Rousseau oldukça üzülmüştür ama daha sonra “pekala nede olsa elbiselerini ben alacağım” düşüncesiyle kendisini teselli etmiştir. İşte tam da böyle vurdumduymaz, soğuk bir yapıya sahiptir.
Rousseau felsefesinde ise toplumun insanlığın doğal durumunu bozduğuna inanıyordu. Yani toplumsallık durumu ve beraberinde getirdiği medeniyet halinin insanların özgürlüğünü kısıtlamış olduğuna inanmıştı ve bu durum geliştikçe ileriye değil geriye doğru bir akış olduğu düşüncesi içerisindeydi. Bu sebepten dolayı da bilimsel, eğitimsel her türlü faaliyetlerin faydasız olduğunu düşünmüştür.
İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincirlere vurulmuştur. Ancak insan doğası geriye doğru gitmez, bu yüzden bir kez uzaklaştığımız masumiyet ve eşitlik çağlarına asla geri dönmeyeceğiz. Evlilik gibi siyasal araçlar zorunlu zincirlerdir ve kendi rızamızla onlara boyun eğmeliyiz. Karı koca etrafına inşa edilen çekirdek aile toplumun bir arada olması için önemlidir.
Rousseau’nun özel yaşamıyla felsefesi arasındaki fark daha fazla olamazdı. Onun pek çok romantik ilişkisi olmuş ve ne zaman bir ilişkisi olsa babalık görevlerini ihmal etmiştir. Her erkeğin giymek zorunda olduğu bir cekete benzettiği evlilik kurumu filozofun üzerine oturmamıştır.
Bir dönem Paris’te yaşadı ve orada kaldığı otelde hizmetçi olan Therese ile tanışıp ömrünün geri kalan kısmını onunla birlikte geçirdi. Bu ilişkide ne Rousseau ve de Therese birbirlerine sadıktı. Ondan beş çocuğu olmuştu ve hepsini kimsesiz çocuklar yurduna bırakmıştır. Ayrıca insan eğitimi üzerine yazmış olduğu, eğitimin çocukluk çağından itibaren nasıl olması gerektiğiyle ilgili Emile adında eseri olduğunu da belirtelim. Bu ne yaman çelişkidir değil mi?
Rousseau Therese’yi zerre kadar sevmediğini iddia eder. Sonraki yıllarda Therese kendini içkiye verdi ve başkalarıyla gönül eğlendirdi. Therese ile evlenmemesine rağmen ona neredeyse karısıymış gibi davrandı ve Rousseau ile arkadaş olan kadınların tümü ona katlanmak zorunda kaldı.
Rousseau’nun cinsel eğilimleri ölümünün ardından yayınlanan İtiraflar adlı eserinde tüm ayrıntılarıyla belgelenmiştir. Zevk aldığı şeyler, felsefi çalışmalarında savunmuş olduğu geleneksel ahlaki kurallarla keskin bir tezatlık içindeydi oldukça müstehcen bazı paragraflarda mazoşizm, teşhircilik gibi çeşitli fetişlerini itiraf ediyordu.
Sadomazoşizm Hakkında:
“Buyurgan bir metresin ayaklarının dibine uzanmak, emirlerine boyun eğmek, ondan af dilemek, benim için en mükemmel hazlardan, üstelik canlı hayal gücüm damarlarımdaki kanı ne kadar alevlendirirse sevgilinin gözünde o kadar mızmız bir aşık gibi oluyorum.”
Hepinize tatlı tuhaflıklar.