Şairler topraktır, şiirler o toprakta biten çiçeklerdir. Yaraları vardır onların hiç ummadıkları kadar yaraları. Deştikçe yara üstüne yara açılıyor. Bir yara kapanmadan başka bir yara kanıyor. Onları bu kadar yaralayan içine sığmayan dertler, ıstıraplar, kahırlar, pişmanlıklar, özlemler… Mutlu insanların hikâyesi olmaz, olmamalı. Kim onlara hikâye yazarsa o namussuzdur. Çünkü o mutlu olanlar hep yaralamışlar, hiç yara almamışlar. Çiçekleri yaralılar sunar, mutlu olanlar satar. Ne olursa olsun bir bahane bulup mutsuz olmalıyım. Mutsuz olursam yaram kanar, yaram kanayınca çiçekler açar. Bütün buhranlarımda mutlaka bir çiçek açmıştır. Ve ben o çiçekleri koparmadan besliyorum. Düşünce buhranların yetiştirdiği asil bir çocuktur. Buhran anneydi. Varlık ve yokluk arasında gidip geliyoruz. Ağaçlar, kuşlar, menekşeler, sardunyalar hep güzeldi. Güzeli görmek için var olmuştu gözler. Kıyımlar, ölüler, cinnetler, hastalıklar da hep güzeldi. Kendince bir güzelliği vardı. Bir ölünün suratında sessizlik yatar. Kendimle alıp vermediğim her şey, alım vermem için vardı. Olmayan bir şeyi özlemek. Olmayan bir şeye bağlanmak... Tanrının kendisi değil miydi? Değil mi bunca arayış, bunca tükeniş, bunca bedel... Kutsal bir amacın kendisinden başka ne olabilir... Kutsal olan her şey Tanrı değil mi... Rüzgar, toz, toprak, kül, hava, ateş, su... Böcekler, ağaçlar, çayırlar, çiçekler... İnanmak, aramak, adanmak için ne çok şey var... Doğaya adanmak, ruhun çılgınlığını dizginlemek, saklanmak... Yoksa doğa tanrı değil miydi? Yitirilen inançları doğada yeşerdiğini görmek yeşeren bir tanrı ümidi, yeşeren bir hayat cenneti değil miydi? Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ama yüreğin inandığı o kutsal hakikat, o kutsal inanış neye ve niçin vardı... Tanrıyı mı arıyorum, kendimi mi, yoksa geldiğim ve ait olduğum o kutsal öz saf doğamı mı... Kelimelerin, jestlerin, yüz ifadelerinin yalan ve sahte olmasındaki acımasızlık... Daha büyük bir acımasızlık var mı...