Vuslat

yasujizr(61)
Published in
#tr
Words
452
Reading
3 min
Listen
Play
9y

izbirakanlar10.jpg


İnsanların bu hengamede yolunu bulmasına her zaman şaşırırdı. Elinde annesinden yadigar bavuluyla etrafı izliyordu. "Ankara İstanbul, Ankara İstanbul. Geç ablacım 4 numaralı otobüse." Biraz turşu, biraz egzoz kokusu düştü burnuna. Bir yerlerde bir kadın ağladı. Hayal meyal hatırladığı bir sesti, gün değişti. Bir evin önünde bekliyordu şimdi. Kapı duvar olmuş, hava kararana kadar orada durmuştu. Ağlamıştı da. Çocukken ağlamak daha kolay. Öğrenmişti. Komşuları Gül teyzenin, camdan kendisini çağırdığını hatırladı. Sesi cam gibi berrak. Yüzü de öyle, ne zaman görse hayranlıkla bakardı. İyilik etmek için mi doğdun be kadın? Akşam yemeğini orada yemiş, aslında fazla tanımadığı Ali'yle beraber televizyon izlemişlerdi. Servet enişte geldi gözünün önüne, yüreğini bir sıcaklık kapladı. Telefonla konuşurken, gözlerinin kenarıyla bakışlarını hatırladı. Merhamet miydi, acıma mı hala tam olarak çözememişti.

Otobüs kornalarıyla irkildi. Kenara, çay ocağının oraya geçti. İzledi bir süre. "Garlar hüzünle kardeştir" demişti bir kitabında "ve otobüsler hep bir umuda yolculuk eder." Şimdi de kafasında başka bir cümle yankılanıyordu. "İnsan gurbettir." Yazarlar çoğunlukla inanmadıkları şeyleri söylerler ama buna inanıyordu. Dünya bir gurbet diyarı gibi geliyordu. Servet enişte öyle bakmıştı. Çocuk aklıyla, o gözleri gördükten sonra bir daha ağlamıştı. Biletine baktı. 16.30, ikindi vakti. İçeri girdi. Sobanın yanına kuruldu. Bir çay istedi. İhsan geldi yanına. Her zamanki demli çayını getirdi.

"Dışarısı buz gibi, kesiyor insanı İhsan. Çay da bu soğuğu keser mi dersin?" Güldü. Ağırbaşlı bir adamın gülüşü vardı yüzünde. Biliyordu.

"Kesmez mi abi, ama soba daha iyi keser bu soğuğu, iliş yanına biraz daha. Ben de birkaç kestane atayım senin hatırına, bizimkiler toplamış dağdan, yeni geldi."

İhsan güzel adamdı vesselam. Buraya geldiğinde ilk çayını ondan içmişti.

"Yine mi memlekete abi" dedi. Memleket deyince gözlerinin üzerine kar düşerdi İhsanın. Sırtı bükülürdü. Bir ses duyardınız.

"Memleket mi kaldı oğlum." dedi İhsan'ın içindeki yangını dindirmek için. "Memleket dediğin ne ki, yaşıyoruz işte. Şunun şurasında kaç sene ömrümüz kaldı." Sustu yanlış bir şey söylemiş gibi. Camın üzerindeki buğuya baktı. İnsanlar nasıl kaybolmuyor diye düşündü. Dünyaya ait ne varsa, hep zamanla yarışıyor, görüyordu bunu. Otobüslerin ışıkları, insanların sesleri doldu içeri.

İnsan dünyayı sever. Bir adam nasıl seviyorsa onu görmeyen bir kadını, öyle sever. Biliyor bunu. Bu yüzden uzaktan bakıyor hep dünyaya. Alışırsa yine umutlanacak çünkü. Kaç sene önce, Servet eniştenin gözlerine gömdüğü bir umut bu. Yeşerse utanıp düşecek toprağa, ağlayacak yine. Temizlediği mezarların içinde bir çiçek büyür mü bilinmez. Bilmek istemez zaten. Korkuyor. İtiraf etmese de korkuyor. Vuslatı ölüm olan birine yaşamı vadetmek bu. İstemez de bu yüzden. Yazar çoğunlukla, şakalaşır, konuşur. İçinde bir özlem vardır bir telefon uzağında kaybolmuş geçmişine. Uzanır yakalayamaz.

Dışarı çıktı, soğuk artık etki etmiyordu sanırım. Paltosunun düğmeleri açık yürüdü otobüse.


Sami Güner'in şu fotoğrafını kullanmak istedim. Nedense yakın geldi hikayeyle. Yazarken de daha yeni, bu hikayeyle keşfettiğim Lilium-Sleep Inside müziğini dinledim. Dinleyerek okusanız da güzel olur.