Yıl 1994, mevsim sonbahar. Kasvetli siyasal ve sanatsal bir atmosferin içinde, biz bir grup sanat yolcuları olarak kendimize ve yapmak istediğimiz "ruhun zaferi olan sanata" dair bir yol açmak istiyoruz. Yolumuz dumanlı, puslu ve sisli; hem içeriden hem de dışarıdan... Gerçek bir sanat arayışçısı olan Sarya'yı anlatırken bu yazıda, burada hiç değinmek istemediğim çeşitli sebeplerden dolayı 1991 yılında tiyatro çalışmalarımıza başladığımız Mezopotamya Kültür Merkezi'nde (MKM) değil de KAYY-DER'de bu yolu açmanın çabasındaydık. Demir gibi soğuk bir yalnızlığın içinde, yaşama dair sımsıcak yeni bir başlangıç yapmak istiyorduk. Zemin asma bir katın merdivenlerinin altında üstü sac bir kapakla kapalı, merdivenlerinden bir kişinin zorlukla inebileceği on iki metrekarelik bodrum zeminde toplanmıştık. Öyle ya, Shakespeare "dünya bir sahnedir" dememiş miydi? On iki metrekarelik de olsa bu zemin, sonuçta dünyanın bir parçası ve tiyatromuzun da bir sahnesiydi. Havasız, alçak tavanlı bu zeminde, bir yaşam tarlası olan hayata yeni tohumlar ekmek istiyorduk. Hayatla daha doğru buluşarak sanatın daha iyi bir yolcusu, öğrencisi olmak çabası bize büyük bir heyecan ve yaşam gücü veriyordu. Tiyatronun perdelerini açtığı bu sonbahar mevsiminde biz de perdelerimizi açmak istiyorduk. Kapalı kalsın istemiyorduk tiyatromuzun perdeleri çünkü kapalı olan hiçbir şeyi sevmiyorduk. Tüm perdeler açılmalı ve karanlık olan ne varsa kendi ışığını yaratarak onunla yeniden buluşmalıydı. Biz de kendi ışığımızla buluşmak istiyorduk yeniden.
Önce sağlam bir konu bulmalıydık, sonra olaylar örgüsünü sağlam örmeliydik. Konu bizi, mücadelemizi, halkımızı anlatmalıydı. Halkımızın özgürlük değerlerinin yanında, çıkmazlarımızı ve bin yılların köhnemiş sosyal yapısına da bir balyoz gibi inmeliydi. Zaten tarih boyunca ne çektiysek bu köhnemiş yanımızdan çekmemiş miydik? Bütün bunları da ancak sağlam bir karakter yaratarak verebilirdik seyircimize.
Oyunumuzun adı da ideallerimiz kadar güçlü olmalıydı; öyle de oldu: "Govenda Hilo/ SARYA" (Kartalın Dansı/ SARYA).
Gündüzleri on metre karelik bodrum zeminde, geceleri de farklı evlerde büyük bir heyecan ve inançla yolumuza devam ettik. Konu, konunun önermesi, olayları dizisi, bu olayların içinde yer alacak oyun kişileri hepsini inceden inceye tartışarak belirledik. Uzun ve yoğun bir çalışmanın ardından oyunumuzu rejiye hazır hale getirdik. Aynı süreçte oyunumuzu birlikte sahneleyeceğimiz ekibi de hazır hale getirdik. Sıkıntılı bir dönemin içindeydik ve üstümüze kapatılmış kapıları tıpkı tiyatromuzun perdeleri gibi ancak tiyatro yaratımlarıyla açabilirdik.
Rejiye hazır hale getirdiğimiz Govenda Hilo/ SARYA oyunumuzun kahramanı lal bir kadındı. Adı Sarya'ydı. Sarya, altın sarısı saçlarıyla bütün yıldızları yüzünde toplamış dans eden genç ve güzel bir kadındı. Tıpkı Nursen İnce gibi. Onu güzel kılan, dansı bir dil gibi akıcı kullanmasıydı. Sarya, kendisine sorulan sorulara dansıyla cevap verir ve dansıyla sorular sorardı. Dans onun yaşamı, dans onun dili, dans onu hep var eden içindeki tanrısal gücüydü. Dans olmadan o var olamazdı. Danssız o bir ölüydü.
Bir silah kaçakçısı tarafından eşi vurulduktan sonra, eşinin büyük kardeşiyle evlendirilmek istenen Sarya buna karşı çıkar. Ama töreler baskın gelir ve zorla adama verilir. Dansı yasaklanır, karalar bağlar kahramanımız olan lal kadın. Oysa bu lal kadının yüzü hep dağlara dönüktür. Bir tek dağın kendisini anlayabileceğini düşünmektedir. Bir tek orada kendini büyük var edebileceğini içinde yaşamaktadır.
Rol dağılımı yapıldığında adı Sarya olan bu lal kadını en iyi kim oynayabilir diye küçük bir tartışma yürüttük. Rolün birkaç adayı çıktı ama hiçbiri de kafamdaki bu lal kadın değildi. Birden Nursen İnce aklıma geldi. Nursen İnce, MKM'de birlikte çalıştığımız arkadaşımızdı. O halk dansları bölümünde, biz de tiyatro bölümünde çalışıyorduk. 1994'te burada anlatmak istemediğim çokça sebeplerden dolayı o da bizler gibi MKM'nin dışındaydı. Biz KAYY-DER'e o da gazetenin muhasebe departmanı bölümünde muhasebeci yardımcısı olarak çalışıyordu. Aradım.