Kanlıkayalar'daki Esrarlı Cinâyetler

Kaynak

Son zamanlarda izlediğim dizi ve filmlerin etkisinden olsa gerek hep bu tarza yakın kitaplara gidiyor elim. Belki gece boyu gördüğüm kabuslarda da bir miktar payları vardır izlediklerimin ya da görmemek için gözlerimi açık tutmamın. Daha eğlenceli şeyleri seyretmeliyim belki de ama onlar da keyifli geliyor sonrasını düşünmeyince..

Bunlar yetmiyormuş gibi, yakın zamanda almış olduğum Esrar-ı Cinayat'a da birden bire başlamış ve iki gün içerisinde bitirmiş buldum kendimi.
'Türk Edebiyatı'nın ilk polisiye romanı' olduğu için ilgimi çekmişti kitapçıda gördüğümde. Bizde 1800'lü yıllarda dedektiflik üzerine olaylar nasıl çözülüyormuş, nelere dikkat ediliyormuş, nasıl bir üslupla okuyucuya anlatılıyormuş diye merak içindeydim. Bir Agatha Christie hayranı olarak karşılaştırma yapacaktım ister istemez, kendimi biliyorum sonuçta. Poirot gibi gri hücrelerini çalıştıran zeki bir dedektif vardır umarım diye umutla başladım diyebilirim.
Yine kitaptan spoiler vermeden bahsetmek istiyorum. Sadece arka kapakta yazılanlara sadık kalarak, o çerçevenin dışına çıkmadan..

Kaynak

Eskiden kitaplara erişim kolay olmadığı için gazetelerde yayınlanan eserler halkın son derece ilgisini çekiyordu. Bu sayede beğenilen yazılar da kitap hâline getiriliyordu. Tıpkı Tercüman-ı Hakikât Gazetesi'nde tefrika edilip, 1884 yılında basımı yapılan Esrar-ı Cinayat gibi.

Küçükken hatırlıyorum da evimize çok sayıda gazete alınırdı. Ben de hepsini halının üzerine yığıp sayfalar arasında kaybolurdum. Beğendiğim fotoğrafları ve yazıları keserek saklardım. Orada da bazen 'arkası yarın' şeklindeki hikâyeleri okuduğumu hatırlıyorum. Güzeldi heyecanla devamını beklemek. Kitabın yazıldığı gazete sayfalarını merak edip araştırınca da karşımda tastamam orijinal bir eser bulmuş oldum. Buradaki kargacık burgacık yazıları okumak bulmaca çözmekten çok da farklı değildi benim için. :)
"İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e çıkmak üzere hareket eden gemiler" ile başlayıp upuzun devam eden sütunlardaki yazıların her gün ama her gün okunduğunu bilmek güzel şey. İnsanların ilgisini düşününce mutlu oldum, şimdi çoğu kişinin bu kadarını bile yapamadığını düşününce hele ki..
@sahinadm'in de kitap alıntılarına ısrarla link istediğini hatırıma getirdiğim için ayrıca sevindim bu belgeyi bulduğuma. Artık hepsini oradan aldım desem yanlış olmaz öyle değil mi. :))


Kitapların önsözünü okumayı sevmesem de yine başlama gafletinde bulundum. Çünkü bazıları neredeyse tüm hikâyeyi anlatıyor da bize merak edilecek hiçbir şey bırakmıyor gibi. 'Çok istiyorsan, yazmaya hevesleniyorsan sen de yaz ama benim okuyacağım metni mahvetme, kendi düşüncelerini araya sıkıştırma, sayfa sayısını boş yere arttırma ağaçlara da yazık be' diye söyleniyorum onlara. :/
'Soluksuz okunabilecek bir eser' olarak sunmayı isteyen; ama bunu söyleyemeyen çevirmenin yazdıklarını görünce, bunun doğru olmadığına kendimi gereksiz bir çabayla inandırmak istedim galiba. :/ Yazarın daha önce okuduğum Dolaptan Temâşa'sı tek seferde bitirilen kısa ve sürükleyici bir eserdi. Ahmet Mithat Efendi'nin tahlilleri acaba gerçekten fazla ve sıkıcı mıydı kendim görmek istedim.


Rumeli Feneri tarafında yer alan, İstanbul Boğazı ile Karadeniz'i birbirinden ayıran hatta bulunan Öreke Taşı'nda bir kız ve iki erkeğin cesedinin bulunmasıyla başlar hikâyemiz. Uzaktan bakınca bir deniz canavarını andıran bu kayalar, suların yükselmesiyle adeta bir tuzak olur gemicilere. Nice gemi parçalanmıştır ve günümüzde bile hâlâ acemi denizcilerin zarar görmelerine neden olur. Kara ile arasındaki bölge doldurularak birleştirilmiş olsa da yine de tehlikeli. Özellikle etrafa saçılmış olan ve ilk bakışta görünmeyen kaya parçaları yüzünden. Bu güzel fotoğrafa bakınca insan, bir cinayet mahalli olabileceğini aklına getirmiyor. Sevdiğin kişiyle mehtabı izleyebildiğin bir yer olması sanki oraya daha çok yakışırdı..

Kaynak

Efsaneye göre, Romalı Komutan Pompeius'un Pontus Kralı Mithridates'i yenerek zafer kazanmasının anısına kayalara Pompeis sütunu ya da Nişangâh denilen bir dikilitaş konulmuş. Hatta bunun Pompei kentinden getirildiğine dair rivayetler de vardır. Üzerindeki yazılardan, denizcilerin sefere çıkmadan önce Tanrılarına kurban adadıkları bir sunak yeri olduğu anlaşılmıştır. Belki de bu yüzden oraya Kanlıkayalar da deniyordu. 🤷‍♀️
Amerikalı korsanlar tarafından çalınıp götürülene dek 1600 yıl boyunca denizcilere kılavuzluk yapmış bu kayalığı hiç görmesem de hakkında çok şey okudum. Belki bir gün yolum oralara da düşer..
Bilgi Kaynakları

Ben de eleştiri oklarımın hedefi olan bilgi verme hastalığına mı tutuldum acaba. :/ Çık aklımdan Ahmet Mithat Efendi. 🙅‍♀️


Kitaba dönersek, olay yerine gelen dedektif Osman Sabri ve hafiyesi Necmi olayı titizlikle araştırmaya başlar. Cesetlerin düşüş yönlerinden kurşunun hangi istikametten atıldığını, yerdeki kan lekelerinden ve ayak izlerinden kaç kişi olduklarını tahmin etmeye çalışırlar. Ölenlerin İtalyan olması da son derece ilgi çekicidir. Ceplerinden çıkan şifreli mektup da hikâyeye nasıl bir yön verecektir acaba?
Kızın elbisesinin etiketi, onların gösterişli bir konağa yönelmesini sağlar.

Bir ay sonra evinde intihar etmiş hâlde bulunan Suriye'nin zenginlerinden olan Halil Suri'nin de aslında bir cinayete kurban gittiği ve Kanlıkayalar'daki kişilerle bağlantısı olduğunu tespit eder bizim polisler. Soruşturma ve delil arama kısımları çok heyecanlıydı bir an önce katilin bulunmasını istiyor, tahminler yapıyordum. :)
Her olayı bir ip kabul edersek, sonunda bir düğüm oluşuyor ve bunun çözülmesini istemeyen Beyoğlu Mutasarrıf'ına (mülkî amir) dayanıyordu.


İmkânım olsaydı kitabın üçte birinden fazlasını atardım. :/ Tam heyecanlı bir olayı okurken; yazarımız araya giriyor ve o konuyla alakalı bilgiler veriyor. Gazetecilik, doktorluk, hukuk sistemiyle veya intihar etmenin ahlaki yanıyla ilgili bilgi bombardımandan oluşan paragrafların altında kalmış gibi hissediyorsunuz. :/ Sonra tekrar katilin kim olduğuna yönelik ipuçları kovalamaya başlıyorsunuz ve yine araya sokuşturulan bilgiler çıkıyor karşınıza.. Okuyucu için bu tıpkı hızla giden bir arabaya ani fren yaptırıp tekrar gaza basmak gibi. Bence aslen gazeteci olan yazarın, gazetesinin çoğu insanın evine girmesini fırsat bilip onlara bir şeyler öğretmek kaygısının önüne geçememesinden kaynaklanıyor bu.

Edebiyatımızın ilk polisiye romanının görevini kötüye kullanan bir yöneticinin ülkeyi terk etmesine sebep olduğunu yazmıştım. Dönemin Beyoğlu Mutasarrıfı romanda bahsedilen karakterle tıpatıp aynı imiş ve kendisinden bahsedildiğine inanıp hapse atılacağı korkusuyla soluğu yurt dışında almış. :) Sırf bu sebepten bile kitap benim için çok kıymetli..
Nedendir bilinmez, soruşturma detayları her gün gazetede yayınlanıyor ve halk merakla takip ediyor. Her köşebaşında bu olay konuşuluyorken katilin gazeteye itiraf mektubu göndermesiyle işler iyice karışıyor.
Buraya kadar 'katil kim?' sorusuyla olayı çözmeye çalışırken bundan sonra suçluların sonunun ne olacağını merak etmeye başlıyoruz. Belki de insanların zihnindeki iyi ile kötü yer değiştirecektir. İçimizdeki Osman Sabri'nin bizi sorgulamasına daha ne kadar dayanabiliriz ki..

Uğursuz lakapla kirli olan zavallıların kalpleri simsiyah kararmış zannedilmemelidir..
Kaynak :)


Okuduğunuz için teşekkür eder, kitaba dair yorumlarınız varsa okumak isterim. 🌼

Ölümsüz Aile'nin Ab-ı Hayat Su'yu

H2
H3
H4
3 columns
2 columns
1 column
26 Comments