Bir kitap #8 | Su Yıkamak

Ruhumun bedenime, bedenimin de bu dünyaya sığmadığı zamanlardan geçerken, çocuklara yazıldığı söylenen ama bunun aksini iddia ettiğim kitaplara sığındım yine.
Çocuk seslerinin olduğu o sayfalarda gezindikçe yıllar geriye doğru sarıyor ve onların yaşına yaklaşıyorum sanki. :)
Bu kez okul kitaplarını rengarenk çizimlerle birlikte süsleyen şiirlerdi okuduğum. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ilk defa sipariş ettiğim ve tabir-i caizse dumanı üstünde tüten minik kitapları bir çırpıda bitiverdi. Bu serimde de zikretmesem olmayacaktı. Sayfam bana çiçek açmış gibi görünecek onların sayesinde. 🌼

90 yaşını aşmasına rağmen kendisini hâlâ küçük bir çocuk gibi görür şair. Şiirlerinde onları belki de en çok anlatanlardan biridir. Yirmiden fazla çocuk kitabına sahip olan Dağlarca'yı, hapsedildiği okul kitaplarının içinden çıkarıp kanlı canlı karşımda gördüm sanki her sayfayı çevirdiğimde.

1977'de birinci baskısı yapılan, kapağıyla ve isminin güzelliğiyle beni kendine çeken, 'Su yıkanır mı?' sorusunu ve daha onlarcasını bize yönelten bu kitapla başladım yolculuğuma..
Su'yun her zerresinin sayfalarına sirayet ettiği, Mustafa Delioğlu'nun ince ince işlediği balık motiflerinin ve dalga seslerinin de eksik olmadığı bir dünya orası.

Küçük çocuk babasıyla o büyük akan suya gidiyor önce. Acaba her zaman mı öylesine büyüktü yoksa onlar bakınca mı büyüyordu? Adının ırmak olduğunu öğreniyor, o büyük suda kendilerini görmek isteyen birinin olduğunu da.
Günler sonra bambaşka bir suya gidiyorlar ve kıyısında durup izliyor. Gözünü korkutuyor büyüklüğü; çünkü iki gözü az geliyor tamamını görebilmek için. Uzunluğunu da kollarını iki yana açarak tahmin etmeye çalışıyor.
Diğer bir gün de babası onu kocaman kayadan akan ve köpük köpük olan suya, çavlana götürüyor. Suyun beş adam boyu yükseklikte olduğuna kanaat getiriyor.

Bu satırları okurken küçük bir çocuğun gözünden görüyoruz suyun her formunu. Ölçü birimi olarak da kendi uzuvlarını kullanıyor olması ne kadar da sahici. Tıpkı küçükken "Beni ne kadar seviyorsun?" sorusuna, kollarımı iki yana açıp 'bu kadar' deyişim gibi. :p

Şairin bizi çocukluğumuza götüren şiirlerinden bir diğeri de Sokaklar. Düşününce bile nefesim kesilir koşmaktan yorulurcasına. Biz kaçarken elleri ne kadar da uzun gelir kovalayanın. Sanki omuzumuza dokunacak kadar yakındır parmaklar. :) Kovalarken de bacakları upuzundur, onun bir adımına yetişebilmek için birkaç adım fazla atılır sanki. 🤷‍♀️
Yakalamanın verdiği hazzı anlattığı satırları okumak şeker tadındaydı. :)

ne güzeldi sokakta oynamak
tutmak omuzundan
kaçamazdı ki
avucunda kalırdı sıcaklığı
...tutmanın tadı vardı
parmaklarım değerken kaçanın sırtına
şekere benzerdi biraz
yutkunmam

Yuvarlak yemyeşil karpuzları merakla inceleyen çocuk, onların birbirine bu denli benzeyip de apayrı olmalarına şaşırıp sorgulattırır kardeşlik makamını.

kardeş mi bunlar
kardeş olsalardı
biri büyük biri küçük olurdu
kardeş olmasalardı
böylesine
benzemezlerdi birbirine

Başındaki fesin büyüklüğünden dolayı kaşlarıyla konuşmasını kimsenin duymadığını söyleyen çocuğun o hâlini hayal ettim. :) Sonrasında ise okulu anlamlandırmaya çalışmasını okuruz. Ona göre okul herkesin yetişmeye çalıştığı bir yer ile kaçacak bir yer arasında gidip geliyor. :/

okul okul diyorlardı
başka bir kardeş miydi okul
bir yemiş miydi
kaçacak biri miydi yoksa
ona yetişmek istiyordu hepsi
gittim mi gitmedim mi
bugün bile anımsamıyorum

Çocuk hep bir ünsiyet kurma çabasında ilk baştan beri. Belki bu sayede içselleştirip anlayabiliyor gördüklerini. Ben de onun gözüyle okumaya çalıştım bahsettiklerini ve bu çok hoşuma gitti. :)
İnsanlara anne, abla, kardeş gözüyle bakıyor. Öptükten sonra giden annesinin ardından hüzünlenip,

anneler çocuklarının yanaklarının
buz gibi olduğunu
duymazlar mı?

diyerek okulun ilk gününe götürüyor insanları.. Korkuyla, özlemle, yabancı bir yerde tek başınalık hissiyle daha o gün tanışırız aslında. Ne tuhaftır ki benim okulun ilk gününde yanağımdan öpen anne figürü yerine babam vardı. İlk dersin sonunda zil çaldığında eve doğru yürümüştüm, daha önce hiç bilmediğim bir şehrin sokağından geçişimin ilk gününde.. :(

oturduk sıralara
bir sürü çocuk
öyle başka başkaydık ki
birbirimizden çok uzaklarda gibiydik
hayır
birbirimizle buluşmuş gibiydik
çok eskiden tanışmıştık sanki
anladım hemen çocukların ayrı ayrı evleri yok
çocuklar ayrı ağaçlar gibi
bayramlarda çiçek açarlar
birleşmişler
orman olmuşlar

Şiirdeki çocuk gibi korkmak, ağlamak, kaçıp gitmek ile kalmak arasındaki ince çizgideydik belki de diğer çocuklarla birlikte. Zaman geçtikçe birbirine alışılıyor sanki çok eskiden tanışmış gibi.

Su ile başlayan yolculuk yine suyla son buluyor. Bu kez su ona geliyor. Öğretmeni; bardağa doldurduğu suya, mürekkepli kaleminin ucunu değdirince güzel bir mor renge bürünüyor.

"hanginiz bu mürekkepli bardağı
bardaktaki suyu
eskisi gibi ak yapacak?" dediğinde sus pus olunca herkes, öğretmenin sesi yankılanır:

kim hırsızlık yaparsa
kim yalan söylerse
kim görevini yaparken korkaklık gösterirse
korkarsa
bu kirlenmiş su gibidir
ölene dek kendini ak edemez

sözleriyle şaşkın şaşkın bakan çocuklar ardından şöyle diyordu: "Ne güzeldi suyun yıkanmazlığı.."

Böyle kitaplar vesilesiyle, şiirlerle birlikte fikirler de dimağlara su gibi sızıyor ve yolculuk o küçücük bedenlerde devam ediyor. Şiirin ruhu inceltip yüceltmesiyle yeşeren zihinler ile yarınlarımız daha güzel olur belki. ☘

Aslında okuduğum diğer kitaplarından da bahsetmek isterdim, dikkatimi çeken şiirler ve hikâyesi vardı. Başka zamanda belki..


Umarım bir gün minicik elleriyle sayfayı çevirerek resimlerine dokunan ve ışıl ışıl bakan gözler görebilirim ben de.. 🙆‍♀️

Bir kitap #7 | Muhtelif Evhamlar Kitabı

H2
H3
H4
3 columns
2 columns
1 column
14 Comments