Sevgili Günlük #32 | Önemsiz Şeyler

20220113_181240.jpg
Kaynak

Sevgili Günlük diyerek bir deftere yazmayalı çok olmuştu. En son kovidden dolayı yaşanan ilk sokağa çıkma yasağında ve özellikle sosyal medyaya yansıyan görüntüler üzerine birkaç şey karalamıştım. Luppo alan adamdan da bahsetmeyi ihmal etmemiştim tabi. :) O zamanlar her şey bir oyun gibi geliyordu bana. Sonra sonra işin ciddiyetiyle yüzleşince yaşadıklarımızı bahsetmekten vazgeçmiştim. Umutsuzluk kaplamıştı içimi..

Şimdi hatırladım. Ankara'nın daha önce hiç bilmediğim bir piknik alanında Squid Game oynayanları çekirdek çitleyip izledikten sonra yanımdaki deftere not düşmüştüm o güne dair bir şeyler. Dizi bittikten sonra bile hâlâ oynamaya devam ediyordu gözümüzün önünde. :) Büyük-küçük, genç-yaşlı demeden ânın ve birlikte olmanın keyfine varıyordu insanlar. Biz de küçükken kalabalık arkadaş grubuyla oynardık ama ismi farklıydı.

Bugün yağmurlu bir Ankara sabahına uyandım. Güneş yüzünü hiç göstermedi. Ben de grip olduğum için evde vakit geçiriyordum son zamanlarda.
Youtube'da vloglarını sevdiğim Aslı'yı izledim. Bir gününü nasıl geçirdiğini anlatıyordu. Ona baktıktan sonra dedim ki kendi kendime "Bunu yazıyla da yapamaz mıyız?"
Güzel fikirmiş gibi geliyor kulağa ama ortalama on dakika süren videolar (1.75x veya 2x hızına aldığımdan benim için daha kısa) kolaylıkla izlenirken, uzun ve sıkıcı yazıları zaman ayırıp da kim okuyacak diye düşünmedim değil. Olsun kendim okurum yetmez mi? 🙂

coffee-1711431_640.jpg
bi kahve :)

Bunların hepsini, birazdan yazacağım her şeyi ve yazamadıklarımı mutfakta kahve yaparken düşündüm. :) Keşke bir teknoloji olsa da zihnimden geçenleri hooop bir anda yazıya dönüştürse. Markdown kodlarını ve resimleri ben eklerim. N'olur olsun bir gün. 🙆‍♀️
Günlerdir ıhlamur, adaçayı, kendi yaptığım taze zencefilli limonlu ballı karışım, nane limon vs içmekten gına gelmişti. :/ Ağzımın tadı yerine gelsin diye bir arkadaşımın Lefkoşa'dan getirdiği kahveyi denemek istedim. Umarım acı değildir diye cezve başında bekliyorum.

tumblr_c63da6edaa51a51523c1d44e150c1c6e_5c13e5ff_500.gif
Kaynak

Hava hâlâ karanlık olunca böyle bir atmosfere en iyi ne gider, tabi ki korku filmi. 🧟‍♀️
İki saatten fazla süren bir film izledim. İsmi Doktor Uyku. Stephen King romanından uyarlanmış. İzlerken daha önceden bildiğim ama izlemeyi hep sonraya ertelediğim Cinnet'i çağrıştırdı bana. Evet araştırdığımda 1980'de çekilen Cinnet'in devamı niteliğindeymiş. 🤦‍♀️
İşte yine aynı şey oluyordu. Geçen yıl da aynı yönetmenin The Haunting isimli korku dizisinin Bly Malikânesi'ni seyrettikten sonra öğrendim ki o ikinci sezonuymuş. Onu bitirdikten sonra Tepedeki Ev'e baktım. İyi ki aralarında konu bütünlüğü yokmuş. Neyse bu bahsi kapayalım kimse duymasın. 🤫

Stephen King ile ilk defa lise yıllarımda tanışmıştım. Okula yakın bir sahaf vardı, çıkışta uğrak yerimdi. Okuduğum ilk Agatha Christie'ler, Dean Koontz'lar ve Stephen King'leri hep oradan seçip almıştım.
King ile tanışma kitabım olan Kemik Torbası'nı okurken ürpermiştim. Koontz kitaplarında ise korkudan kımıldayamaz hâle gelir, geceleri uyuyamazdım. Şu ânâ dek izlediğim hiçbir korku filmi bu kitaplardakiler kadar korkutucu gelmiyor bana. Çok tuhaf öyle değil mi?

20220113_211952.jpg
Kaynak

Ekranda gerekli tüm ögeler var. Puslu ve geren bir atmosfer, karanlık, iliklere işleyen müzik, aniden beliren hayaletler, gıcık gıcık gülen yaratıklar, kapıların içinden geçenler ile aniden ortaya çıkanlar ve daha birçok korkutucu şey. Fakat hiçbiri kitap sayfasındaki sözcükleri okumak kadar etkileyici olamıyor.
Galiba insanın kendi zihninde yarattığı korkunç şeylerin yanına yaklaşamıyor hiçbir yönetmenin tasviri. Kendi kendimizi attığımız karanlık kuyuları dışarıdan gelen hiçbir ışık aydınlatamıyor. Tek bir şey var. O da çıkmayı istemek. İsteyince görünmez merdivenler görünür oluyor ve önümüzde beliriveriyor o ışık..

images.jpeg-3.jpg
Kaynak

Doktor Uyku'daki bazı sahneler, özellikle kaçırılan çocuğa yapılan işkenceler çok rahatsız ediciydi. Doğuştan parıltıya sahip olup ışıldayan çocuklar kaçırılıyor. Sonra işkence edilerek öldürülüyor. Çığlık atan masumlardan çıkan dumanımsı şeyi içine çeken insan görünümündeki iblisler bu sayede daha genç görünüyor ve daha uzun yaşıyordu. Onları besin veya gençlik iksiri gibi kullanıyor hatta fazlasını daha sonra kullanmak üzere depoluyorlardı. O sahneler bana bir şeyi çağrıştırdı. Genelde komplo teorisi denilen, belki de alay unsuru olan şu adrenochrome meselesiydi. Gerçek midir yoksa bir safsata mıdır emin olamasak da dünyadaki kötü insanların neler yapabileceğini tahmin bile edemeyiz.

20220113_222643.jpg
Kaynak

Beğendiğim yerler de vardı mesela astral seyahat sahnesi. Astral seyahate dair bir şeyler dinleyip, film ve diziler izleyen biri olarak çok başarılı buldum. En güzel sahnelerdi, olayın içindeymişim gibi hissettim. Şapkalı Rose karakterini oynayan oyuncu da o role gerçekten bürünmüş, yaşatıyordu resmen.
Gözlerinin Ardında dizisinde de vardı buna benzer sahneler ama daha çok hayaliydi.

Bir kere ben de öyle bir şeyin içinde olacakmışım gibi hissetmiştim uykuyla uyanıklık arasında. Ama buna cesaret edemediğim için istemedim. İstemsizce odaklanmışken bıraktım, devam etmedim. Normal biri olarak kalmayı tercih ettim belki de. Çünkü bu tarz güçlü şeylere kapılınca sonu olmayan bir yolculuğa çıkmış gibi oluyor insan ve geri dönüşü olmuyor çoğu zaman. Sadece izlemek yeterli, içinde olmaya gerek yok her zaman. :)
Sevdiklerimle aramda bazen görünmeyen bir etkileşim olduğunu sanıyorum. Bazen küçük testler yapıyorum. :) Mesela markete giden sevdiğime yoğunlaşıp almasını istediğim bir şeyi düşünüyorum. Eve geldiğinde "Bak sana ne aldım, tahmin bile edemezsin." dediğinde karşımdaki, düşündüğüm şey olabiliyor. 🙊

20220113_213114.jpg
Kaynak

Doktor Uyku'daki Dan karakterinin zihnindeki sandıklar içine kilitlediği varlıklar acaba gerçek miydi, beyninin bir oyunu muydu?
Düşünce gücünü çok hafife alıyoruz bence. Işık hızından bile hızlıyken hem de o. Bazen bir koku, bir ses, bir eşya bile bizi bir anda geçmişe, geçmişteki mekâna ve anıya götürebiliyor. Bazen bedenen bir ortamda olsak da ruhumuzun bizden fersah fersah uzakta olduğunu hissettiğimiz zamanlar olmuyor mu hiç? Aynı anda birden fazla yerde olmak mümkün değil mi yani? Zaman ve mekân bazı durumlara göre değişiyor aslında.

Neyse kendi kendime konuşmalarımı burada daha fazla yazmaya devam edersem yanlış anlaşılabilirim düşüncesiyle günlüğüme son veriyorum. Bu arada kahve güzelmiş, yumuşak içimli ve lezzetli. Ellerime sağlık di mi :)


12 Ocak 2022

H2
H3
H4
3 columns
2 columns
1 column
17 Comments